Gülmek bulaşıcıdır

Gülden Treske’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Karikatür Sergisi icin yazdı makalı: 

 

Gülmek bulaşıcıdır

Umalım ki bir büyük salgın çıksın ve dünyayı kurtarsın… 

Yazar: L. Gülden Treske

 

1967 yılında, bilim adamı Paul Ekman, başka kültürlerle hiç temas etmemiş bir kabile arayışı ile Papua Yeni Gine’ye giderek, South Fore kabilesini buluyor. Daha önce kendi küçük gruplarından başka, dış dünya ile hiç bağ kurmamış bu kabile insanlarının da, sevinince ya da şaşırınca gülümsediklerini, güldüklerini ve bunu da dünyanın geri kalanı ile aynı şekilde, aynı mimiklerle yaptıklarını gördü ve filme aldı. Gülme, bebeğin annesine bakarak öğrendiği bir şey değildi. Daha sonra dünyayı dolaşarak değişik yöre ve kültürlerde gülme mimiklerini kayıt etti. Yüzdeki kırk iki kasın hareketi ile oluşan gülme mimiklerini sınıflandırarak on dokuz farklı gülüş tespit etti. Bu on dokuzun on sekizini, içten ya da “doğal olmayan gülüş” olarak ayırdı. Bu on sekiz gülüşü; sosyal ortamlarda başka duyguları maskelemek amacı ile, beğenmediğimiz bir espriye kibarlık olsun diye, korktuğumuzu ya da utandığımızı gizlerken, vb. amaçlarla kullandığımızı belirledi. Sadece bir tanesi gerçekti ve bu “gerçek gülüş”, istemsiz hareket eden, kontrol edemediğimiz kasların da gülüşe katılması ile oluyordu. Ağzımızın gülerken ne kadar açıldığı, dudaklarımızın yukarı kıvrılması filan değil, gözümüzü çepeçevre çevreleyen kas bunu belirliyordu. Bu kası ilk bulan bilim adamına ithafen de içten, doğal, gerçek mutluluk gösteren gülüşe “Duchenne gülüşü” adını verdi (Klein, 2006, s. 3-8). İşte onun için ‘gerçekten’ gülünce, şarkıdaki gibi, gözlerimizin içi gülüyor ve biz bunu taklit edemiyoruz. Ya da ne yaparsak yapalım; fotoğraflarda, yüzümüzde o boş, saçma ve eğreti gülüşle bakıyoruz.

 

Bebekler konuşmayı öğrenmeden gülmeyi öğrenir, dış dünyayla iletişim kurmada, ağlamadan sonra öğrendikleri ilk şeydir. Gülmek, bazı uyaran ve duyumlara bedenin gösterdiği fizyolojik bir tepkidir. Yetişkinin bebekle iletişim kurmasında da “gıdıklama” önemli bir faaliyet, aile içinde ebeveynle çocuk arasında “duyumsal bir heyecan biçimidir”. “İleride kendi başına yemek yiyebilecek olan çocuk, mastürbasyon yapabilecek olan çocuk, asla kendi kendini gıdıklayamayacaktır. Ötekinin yokluğunda çocuğun yeniden üretemeyeceği bir zevktir bu.” (Phillips, 1996, s. 19-20) Gıdıklanmak için ‘öteki’ne ihtiyacımız vardır. Bu yüzden çok sevdiklerimizin neresinden gıdıklandığını iyi biliriz. Kendi tenimize dokunarak kendi canımızı acıtabiliriz ama kendimize dokunarak kendimizi güldüremeyiz. Gülmenin tehlikesi buradan başlar. Tenimize, yüreğimize ya da beynimize bir ‘öteki’ dokunmuştur. Kolektiftir.

 

‘Gülmek’ insan bedeninin en mutlu olduğu faaliyetlerdendir ve bir dizi fizyolojik ve psikolojik etki yaratır. Bir kahkaha ile, mutluluk veren endorfin salgısı artmış, bağışıklık sistemi güçlenmiş, kortizol ve adrenalin gibi stres hormonlarımız düşmüştür. Öfke, gerginlik gitmiş, bir iyilik hali gelmiştir. Doğal akışında gitmeyen, alışılmışın dışında bir şey olmuş ve biz gülmüşüzdür. Duyularımızı serbest bırakmışızdır. Başkalarının bir durumuna gülmüşsek bir an için normların dışına çıkmış, kötü çocuk olmuşuzdur. Bir an için çıtaları, sınırları gevşetmiş, indirmiş ya da yükseltmişizdir. Özgürüzdür.

 

İktidarlar ve dinler ‘gülme’ eylemini hep tekinsiz bulurlar, tüm semavi dinler gülmeye karşıdırlar. Küfürden, şiddetten bile bu kadar korkmazlar. Çünkü küfür karşısında kızar ya da küfür edebilirsin. Ama kendine ve başkasına gülmeyi bilmeyenler, bu ağır ‘gülme’ fiili karşısında çok çaresizdirler. Olsa olsa o diğer “on sekiz” sahte gülüşle cevap verirler. Acı acı, sinsi sinsi güler, hep en son gülen olmayı isterler. Belki de esas mesele ‘gülme’ korkusu da değil, ‘gülünme’, ‘gülünç olma’ korkusudur. Birilerinin ‘çıplak’ olduğumuzu, ya da aslında ne kadar ‘gülünç’ olduğumuzu fark edeceği ve bize ‘gülünmesi’ korkusu. Çünkü itiraf etmesek te biliriz, hepimiz bazen ‘çıplak’, çoğu zaman da ölesiye ‘gülüncüz’… Hep birlikte gülsek ya!

 

Bebeklerin gülmesini hep çok sevdik ve gerekirse karşılarında garip sesler çıkararak on takla atıp güldürdük… Ama çocuklar biraz büyümeye başlayınca da, o çok şahane gülüşlerini tutmaları gerektiğini söyledik. İdrarını, dışkısını tutmayı öğrenmesi gerektiği gibi, kahkahasını da tutmayı öğrettik. Çünkü kendi kendine gülenlere ‘deli’, erkeklere ‘karı gibi’, gülen kadınlara da ‘hafif’ denilecektir. Ciddiyet; sert, kasılmış, gergin bedenlere, asık yüzlere, gitmemek üzere yerleşecek, kahkahaya teşne uçarı beden ve zihinler özenle terbiye edilecektir. Elbette böyle başı boş, kızlı erkekli gülmelere meydan verilmeyecek, göz yumulmayacaktır, hele de kadınlarınkine. Gülerken başımızı hafifçe yana eğmemiz, elimizi kibarca ağzımıza kapatmamız da yetmez. Özgürlüğü kadına yakıştıramayanlar gülmeyi de yakıştırmaz. Ağlamamız, ölmemiz serbesttir ama gülmemiz hoş karşılanmaz.

 

BaĞzıları içinse ‘gülmek’, hele kadınların gülmesi zaten en ağır fiildir, ciddiyet ise ödüllendirilen bir şeydir. Kimisi ‘Ama bana gülümsedi???…’ der tecavüz eder, kimisi ‘Bana nasıl güler, güldü Hakim Bey!…’ der öldürür, hatta tahrik indirimi bile alır. Hele bir de duruşmada ‘ciddi’ durursa ‘iyi hal’den de yararlanır. ‘Gülen’ kadın ise hak ettiğini bulmuştur.

 

Oysa birlikte gülebilmek “hemfikir olmaktır”(Behrens, 2011, s. 80). Gülmek; arayan, soran, didikleyen bir zihnin, taş kesmemiş, hala sıcak bir kalbin eylemidir. Bir direniş, bir karşı çıkış, bir baş etme durumudur. Gülebildiğimiz kadar yaşarız, gülebildiğimiz kadar özgürüz, gülebildiğimiz kadar insanız, yan yana gülebildiğimiz kadar varız.

 

  1. Uluslararası Kadın Filmleri Festivali çerçevesinde düzenlenen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Karikatür Sergisi” vesilesi ile insanlığı güldüren, çizdikleri için ölen, mahkemelere düşen tüm ustaları da saygıyla anıyoruz.

 

Kaynakça:

Behrens, R. (2011). Adorno Sözlüğü. İstanbul: Versus Kitap

Klein, S. (2006). The Science of Happiness. Cambridge, A.B.D: De Capo Press.

Phillips, A. (1996). Öpüşme , Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine. İstanbul: Ayrıntı

 

4275,gulden-treske.png Written by: